Fatih Buğra Sarper Kişisel Blog

Yaratan Rabb'inin Adıyla Oku!
Veritas Odit Moras

1. Giriş

Modern evrim teorisi, iki temel varsayım üzerine bina edilmiştir: birincisi rastgele mutasyon ve doğal seleksiyon mekanizmalarının canlılarda makro (büyük) değişimlere sebep olduğu, diğeri ise mevcut tüm canlıların ortak bir atadan değişim yoluyla evrimleştiği. Önceki makalemizde rastgele mutasyon ve doğal seleksiyon mekanizmalarının yeni bir canlı türünü oluşturabilecek makro değişimlere sebep olamayacağını bilimsel delillerle ispat ettik. Teistik evrimcilerin büyük çoğunluğu -ateist evrimciler gibi- doğal seleksiyon ve mutasyon mekanizmalarının tabiatta dış müdahale (Yaratıcının tesiri) olmadan işleyebileceğini mümkün görse de az bir kısmı bu mekanizmaların yeni bir canlı oluşturma noktasında yetersiz kaldığını ve kritik mutasyonların husulünde Allah’ın müdahalesinin söz konusu olabileceğini düşünürler. (Bu durumun teoriyi kendi içerisinde tutarsız hâle getirdiğini daha önce belirtmiştik.) Fakat hemen hemen hepsinin hem fikir oldukları nokta, Darwin’in de iddia ettiği gibi tüm canlıların ortak bir atadan birbirlerinden evrimleşerek geldiğidir.

Ortak ata teorisi, gördüğümüz canlıların tarihsel kökenine inildiğinde ortak bir atayı paylaştıklarını (common ancestor) ve ortak bir soy (common descent) yoluyla geçmişte birbirlerine bağlandığını iddia eden bir teoridir. Buna göre tarihte geriye gittiğimizde insanların maymunlarla ortak atayı paylaştığı, daha da geriye gittiğimizde bizlerin köpeklerden balığa, bitkilerden bakterilere kadar tüm canlı formları ile ortak bir atayı paylaştığımız iddia edilir. Canlıların akrabalık ilişkilerini açıklayan bu düşünceler de soyoluş ağaçları ile gösterilir. Ağacın gövdesinin alt kısmı ilk canlı organizma veya organizmaları, ağacın dalları da ortak atalardan türeyerek evrimleşmiş yeni canlı türlerini temsil eder. Türlerde meydana gelen değişikliklerin sürekliliği (the principle of continuity) ve türlerin birbirleri ile olan bağlantısı teorinin ana iki unsurudur.

Evrimcileri ortak ata düşüncesine sevk eden zahirî ve asli olarak adlandırabileceğimiz muhtelif sebepler vardır. Zahirî sebepler, birtakım canlıların yapısal benzerlikleri ve yeryüzünde bulunan bütün canlıların aynı genetik dile (DNA) sahip olmalarıdır. Asli sebep ise Allah’ın varlığını inkâr eden materyalist felsefenin tabiata uyarlanmasıdır. Zira bir yaratıcının varlığı yok sayıldığında, günümüzdeki canlıların ortak atadan türediğinden başka bir alternatif açıklama karşımıza çıkmayacaktır. Teistik evrimciler de gerek evrimci paradigmanın baskısı, gerekse teorinin popülerliği sebebiyle ortak ata düşüncesini mutlak bir gerçekmiş gibi kabul etmektedirler.

Biz bu makalemizde Casey Luskin, Paul A. Nelson, Stephen C. Meyer ve Günter Bechly gibi konu üzerinde uzunca yıllar araştırma yapmış bilim insanlarının çalışmalarından, yazdıkları bilimsel makalelerden de faydalanarak meseleyi inceleyecek; ateist ve teistik evrimcilerin iddialarının ne kadar tutarsız ve ilmî delillerden ne kadar yoksun olduğunu ortaya koymaya çalışacağız. Konuyu mantık, paleontoloji, biyocoğrafya, fosiller, anatomik homoloji, soyoluş ağaçları ve embriyolojik benzerlikler bağlamında ele alacağız.

2. Fosillerin Yorumlanması

Ortak ata meselesinin incelenmesine geçmeden önce önemli bir hususu arz edelim: Canlıların biyolojik kökeni ile ilgili teoriler, tekrarlanan fenomenleri izah eden teoriler gibi deneye dayalı testlerle doğrulanması mümkün değildir. Yani fosiller, yer çekiminin eşyayı çekmesi veya Dünya’nın Güneş etrafında dönmesi gibi doğrulanmaya müsait hadiseleri değil, bir döneme ait tarihî hadiseleri temsil eder. Dolayısıyla tekrarlanması ve meselenin aslına yönelik kesin bir kanaate varılması söz konusu değildir. Buna rağmen evrimciler delilleri kendi teorilerine uydurmak adına birtakım mantık hataları yapmaktan geri durmazlar. Öncelikle evrimcilerin fosilleri değerlendirirken yaptıkları hataları ortaya koyalım.

Evrim teorisini bilim felsefesi açısından değerlendirdiğimiz makalede detaylarıyla anlatacağımız üzere evrim teorisi bir ön kabulle (apriori ilkeyle) yola çıkılarak ortaya konulan bir teoridir. Bu kabul de evrim teorisinin mutlak surette doğru olduğudur. Evrim teorisinin kati bir hakikat olarak savunulmasında rol oynayan diğer etken ise tabiattaki olgular açıklanırken herhangi bir yaratıcıya atıf yapılmadan, -yani Yaratıcı yok sayılarak- sadece tabiat içerisinde kalınması gerektiğini dikta eden metodolojik naturalizm felsefesidir. Hâl böyle olunca evrim teorisi doğru kabul edildiği ve teoriyle olgular birbirine bağlandığı için tüm bulgular evrim teorisinin delili olarak yorumlanmakta ve sunulmaktadır. Bu da doğrudan veya dolaylı olarak bir totolojiye yani aynı düşüncenin farklı sözcüklerle tekrarına sebep olmaktadır. Ortaya çıkan mantık hatası şöyledir:

“Evrim teorisi doğrudur. Madem evrim teorisi doğrudur, o zaman bulgular türlerin birbirlerinden evrimleştiği istikametinde değerlendirilmelidir. Madem türler birbirlerinden evrimleşmiş, o zaman evrim teorisi doğrudur.”

Fosillerin, özellikle de ara form olduğu iddia edilenlerin değerlendirilmesi bu mantık ile yapılmaktadır. Ne zaman bir fosil bulunsa fosil evrim teorisi lehinde yorumlanmakta, bulunan fosiller teoriye uyarlanarak ona uygun senaryo üretilmekte, eğer fosil açık bir şekilde teoriye zıt ise teoriye yeni yamalar yapılmaktadır. Ünlü bilim felsefecisi Karl R. Popper ise Darwinistlerin “durumsal mantık” (situational logic) uyguladığını söyler.1 Bize göre de evrimciler, her durumda bulgulara evrimci kılıf bulma çabası içindeler.

Bir diğer husus, çıkarıma dayanan mantık kurgularında, bir neticenin sebebini araştırırken birden fazla sebebin varlığı söz konusu ise neticenin faili olarak tek bir sebepten kesinlik derecesinde bahsetmek, bizi “ardılı doğrulama mantık hatasına” (affirming the consequent) sevk eder. Bunu bir misal ile izah edelim:

i. Bir insan grip hastalığına yakalanırsa ateşi çıkar.

ii. Ahmet’in ateşi var.

iii. O zaman Ahmet griptir.

Misalden de anlaşılacağı üzere ortada bir mantık hatası vardır. Evet, grip olan bir kişinin ateşi yükselecektir. Fakat eğer Ahmet’in ateşi varsa bu onun kesin olarak grip olduğu anlamına gelmez. Boğaz enfeksiyonu da ateşini yükseltmiş olabilir veya ateşin sebebi kan zehirlenmesi (sepsis), gıda zehirlenmesi gibi başka hastalıklar da olabilir. Mezkûr mantık hatası mevcut hadiselere bakıp (sebebe ulaştıracak ilave deliller yoksa) geçmişe dair çıkarım yapma durumlarında daha belirgin hale gelir. Misal:

i. Yağmur yağarsa sokaklar ıslanır.

ii. Sokaklar ıslak.

iii. O halde yağmur yağmıştır.

Evet, yağmur yağdığında sokakların ıslanacağı doğrudur. Fakat caddenin ıslanmış olmasının tek ve kesin sebebi yağmur değildir. Caddenin ilerisinde bulunan yangın söndürme musluğu patlamış olabilir, sokak temizliği öncesi belediyenin bir aracı da caddeleri sulamış olabilir. Dolayısıyla sabah uyanıp evinin camından bakan bir kişinin en fazla söyleyeceği “sokak ıslak, acaba yağmur yağmış olabilir mi?” diye olasılığa dayalı bir yorum olabilir. İşte evrimcilerin bulguları değerlendirirken kurduğu mantıktaki hatalar da bunun gibidir. Evrimcilerin, fosillerin bazı yer katmanlarında kademelenmesine, mevcut canlılardaki bir takım benzerliklere ve tür içi değişimlere bakıp binlerce, milyonlarca yıl öncesine ait fosil kalıntılarını türler arası geçiş senaryolarına uydurmaları, ara form olarak isimlendirmeleri açık bir hatadır. Ara form zannedilen bir fosil illa kendi kabul ettikleri bir canlının atası, torunu veya geçiş formu olmayabilir. Yine kendi hayallerine göre resmettikleri gibi görünen yapıda da olmayabilir. Bu fosil o dönem yaşamış, sakat olarak doğmuş veya nesli tükenmiş bir canlı türünden arta kalan fosil de olabilir. Bundan yüz yıl öncesine dayanan tarihî bir mesele veya bulgular bile mutlak bir hakikat gibi aktarılamazken yüz milyonlarca yıl öncesine ait kemik parçalarının veya yapıların kendi iddia ettikleri canlılara ait olduğuna nasıl kesin kanaat getirilebilir! Bunun tek bir açıklaması vardır. O da delillerin ön kabuller ile yorumlanması ve insanlara hakikatmiş gibi aktarılmak istenmesidir.

Ünlü evrimci biyolog Ernst Mayr’ın Biyolojiyi Eşsiz Yapan Nedir? isimli kitabında belirttiği itiraf niteliğindeki ifadelerden fosillere dair nasıl hikâyeler üretildiğini anlıyoruz. Mayr, tarihî zamanın boyutlarını içeren yaşayan dünyanın bütün yönlerine dair bir açıklamayı elde etmek için özellikle deney yapmanın mümkün olmadığı durumlarda evrim biyolojisinin kendi metodolojisini yani bazı tarihi hikâyelerini (farazi/kesin olmayan senaryolarını) geliştirdiğini belirtir.2

Bilimin ve bilim yapmanın ilkeleri (gözlem ve deneye tabi olma, test edilebilirlik vb.) tanımlanmışken ve diğer tüm bilim dalları bu çerçevede çalışmalarını yaparken, evrim teorisinin bu ilkelerden bağımsız olarak kendi metodolojisini belirleme ve bunları bilim adına sunma yetkisini ve ayrıcalığını kim, neye dayanarak verdi? Sorgulandığında ise ardında yatan gerekçenin materyalist felsefeye olan bağlılık; yetki veren, bir diğer deyişle uygulanan ilkesiz metodolojinin hatalı oluşuna göz yuman otoritenin de materyalist bilim adamları olduğu ortaya çıkacaktır. Teistik evrimciler de bu metodoloji ile ortaya konan zorlama teoriyi, bilimsel gerçek diye (!) Allah’ın yaratma metodu olarak savunmayı tercih etmişlerdir.

3. Fosil Kayıtlarındaki Morfolojik (Yapısal) Boşluklar

Evrim teorisine göre ilk canlı organizmadan bugüne canlılar, ortak bir atadan değişim geçirerek gelmişlerdir. Bu silsile içerisinde organizmalar, sayısız başarılı ve küçük modifikasyonlar ile aşama aşama başkalaşmışlardır.3 Ani değişimlere yer yoktur. Eğer evrim teorisi doğru ise organizma gruplarına ait fosillerin yavaş ve kademeli olarak birbirine dönüştüğünü ve sayısız geçiş formları bulunduran devamlı bir gelişme silsilesini göstermesi gerekir. Fakat fosiller üzerinde çalışan paleontologların (fosil bilimciler) elde ettikleri bulgular, evrimci iddiaları doğrular nitelikte değildir. Zira fosil kayıtları farklı grup organizmalar arasında özellikle şube (filum), sınıf ve takımlar gibi üst taksonomik seviyelerde geniş oranda morfolojik boşluklar, devamsızlıklar ve kesiklikler (discontinuities) olduğunu göstermektedir. Birkaç istisna dışında ana canlı grupları, atası olduğu iddia edilen önceki basit form canlılar ile herhangi bir bağlantısı olmaksızın fosil kayıtlarında aniden belirmişlerdir. Önde gelen evrimci biyolog ve paleontologlar uzun süredir bu çıkmazı doğrulamaktadır. Nitekim modern evrim teorisinin fikir babalarından olan evrimci biyolog Ernst Mayr, ne zaman canlı organizmalara bakılsa boşlukların, kesikliklerin olağanüstü derecede sık olduğunu, fosil kayıtlarında bu boşluk ve kesikliklerin çok daha çarpıcı boyuta ulaştığını itiraf eder.4

Darwin’in yaşadığı dönemde evrimciler, çıkarılan fosillerin yetersizliğini gerekçe göstererek hipotezlerini destekleyecek fosillerin henüz bulunamamış olabileceği bahanesinin ardına sığınır ve bu hakikat karşısında kaçamak davranış sergilerlerdi. Fakat bu mazeret artık günümüzde söz konusu değildir. Zira Darwin’den bu yana sayısız fosil çıkarılmış, fosiller evrimci hipotezleri doğrulamak yerine yanlışlamıştır. Çıkarılan her bir fosilin iddia edilen evrim ağacındaki boşlukları doldurması, bilinmeyenleri açığa çıkarması beklenirken aksine bunlar yeni boşluklar oluşturmuş, evrimcilere çözülmesi gereken birçok sorun miras bırakmıştır. Evet, gerçekten de fosillerdeki boşluklar ve kesiklikler artık fosil bilimciler tarafından artan bir şekilde kabul edilmektedir. Ünlü hayvan bilimci Profesör Cleveland P. Hickman ve arkadaşlarının yaptıkları inceleme ve araştırmalarda, ana hayvan gruplarının büyük çoğunluğunun (vücut yapıları) fosil kayıtlarında bütün hâlde ve aniden belirdiği ve ataları ile arasında geçiş formu olarak gösterilebilecek şu ana kadar hiçbir fosilin bulunamadığı anlaşılmıştır.5

Canlıların fosil kayıtlarını incelediğimizde, “patlama” diye adlandırabileceğimiz birçok belirmelerin olduğunu söyleyebiliriz. Evrimcilerin tedricilik ile başkalaşma anlayışına ve ara form iddiasına büyük darbe vuran bu canlı patlamalarına, jeolojik devirlere uğrayarak kısa kısa değineceğiz.

a. Arkelerin Genetik Patlaması

Yaşamın kökenine ait ilk hücrelerin ve tüm biyokimyasal kompleksliği ile fotosentezin dünyanın ilk dönemlerinde tarih sahnesine çıkmalarının yanında, arkelerin genetik patlaması da ani belirmelere örnektir. Arkeler, tek hücreli organizmalardan oluşan bir gruptur ve filogenetik tarihlendirilmeleri fosillerle değil, genler yoluyla yapılır. Genetik fosil kayıtları, 3.3 ila 2,8 milyar yılları arasındaki dönemde mevcut gen ailelerinin %27’sinin ani bir şekilde oluştuğunu göstermektedir.6 Evrimin mutasyon mekanizmaları belirtilen süre zarfında gen ailelerinin %27’sini değil, tek bir işlevsel genini dahi oluşturamazlar.

b. Avalon Patlaması

Fosil kayıtları incelendiğinde Ediyakaran Dönemi’ne ait bir kısım gizemli canlı grubuna rastlanır. Yaklaşık 575-565 milyon yıl öncesine dayanan fosiller arasında Dickinsonia, Spriggina, Chania, Kimberella diye isimlendirilen bir takım deniz canlıları bulunur. “Avalon Patlaması”olarak da bilinen kompleks yapılı bu canlıların -kendilerinden önce- geçmişte yaşamış hiçbir canlı organizma veya grubu ile bağlantısı olmaksızın tarih sahnesinde ani bir şekilde belirdiği anlaşılmıştır. Zaten Ediyakaran Dönemi öncesi 3 milyar yıllık süreçte sadece tek hücreli organizmalar, yosunlar ve olası süngerler mevcuttu. Ediyakaran Dönemi canlıları ve tek hücreli canlılar nazara alındığında aradaki bağlantısızlık ve ani oluşumlar aşikârdır, ata-torun ilişkisi mevzubahis değildir.

c. Kambriyen Patlaması

Yaklaşık 540 milyon yıl öncesine dayanan Kambriyen Dönemi’ne ait kayalardaki fosiller incelendiğinde, bilinen hayvan şubelerinin (filum) hemen hemen tamamının kendilerinden önce gelmiş hiçbir canlıya benzerliği veya bağlantısı olmaksızın ani olarak belirdiğini görürüz. “Canlılığın Büyük Patlaması” olarak da tanımlanan bu dönemde böcekler, deniz eklembacaklıları, midyeler, salyangozlar, trilobitler, ahtapotlar, mürekkep balıkları, süngerler, solucanlar, denizanaları, denizyıldızları, yüzücü kabuklular, su fıskiyeleri, omurgalılar ve nice diğer eşsiz canlılar ortaya çıkmıştır. Evet, birçok alt şube ve sınıfın yanında, yirmiden fazla şubenin ilk kez bu şekilde ortaya çıkması, bunun yanında her birinin hem çok karmaşık hem de birbirinden çok farklı vücut yapılarına sahip olması ortak atadan kademeli türleşme fikrini çürütür.

ç. Büyük Ordovisyen Biyoçeşitlenme Olayı (Great Ordovician Biodiversification Event, GOBE)

Ordovisyen Dönemi, Kambriyen Dönemi sonrasında başlar. Farklı şube, alt şube ve sınıfları temsil eden hayvaların vücut planları ilk olarak Kambriyen Patlaması’nda ortaya çıkmışken bu organizmalar çok kısa bir zaman periyodunda çeşitlenerek yaklaşık 300 yeni aileyi (familya) oluşturmuşlardır. Yaklaşık 485-460 milyon yıl öncesinde meydana geldiği düşünülen bu olay, “Büyük Ordovisyen Biyoçeşitlenmesi” olarak bilinir ve “Yaşamın İkinci Büyük Patlaması” olarak tanımlanır.

d. Devoniyen Dönemi Nekton Patlaması

Devoniyen dönemi, yaklaşık 417 ile 354 milyon yıl öncesi arasındaki bir periyodu kapsar. Önceki dönemlerde, deniz ekosisteminde planktonik bir baskınlık söz konusu iken 410 ile 400 milyon yıl öncesi yılları arasında çok ani ve büyük oranda nektonik hayvan oluşumları meydana gelmiştir. Plankton, sudaki mikroskobik boyutlardaki canlılardır. Nekton ise insan gözüyle görülebilen, aktif olarak yüzebilen balıklar, yengeçler, denizyıldızı gibi suda yaşayan canlılardır. Dolayısıyla mikroskobik canlı gruplarını barındıran sular, 10 milyon yıllık -iddia edilen evrim süreci için- çok kısa sayılacak bir sürede aktif yüzücü canlılar ile dolmuş, bir nevi “nekton patlaması” meydana gelmiştir.

e. Odontod Patlaması

Odontod Patlaması tabiri, evrimci biyolog Gareth J. Fraser ve çalışma arkadaşları tarafından omurgalılardaki diş benzeri yapıların ani oluşumu için kullanılmıştır.7 Geç Silüriyen ile Erken Devoniyen dönemleri arasındaki süreçte, dişlere sahip çeneli balıklar ve diş benzeri yapıların tüm ana grupları fosil kayıtlarında aniden belirmiştir. Arthrodira zırhlı çeneli balık (Entelognathus, 423 milyon yıl önce), mahmuzlu camgöz köpek balıkları veya Acanthodii dikenli yüzgeçliler (Nerepisacanthus, 423-419 milyon yıl önce), bilinen en eski kıkırdaklı balıklar (423-419 milyon yıl öncesine dayanan Stigmodus ve Plectrodus gibi köpek balıkları), bilinen en eski kemikli balıklar (Guiyu, 423.5 milyon yıl önce); ışın yüzgeçliler (Meemannia, 415 milyon yıl önce)…8 odontod patlaması kapsamında vereceğimiz bazı örneklerdir.

f. Silüriyen-Devoniyen Dönemi Damarlı Bitkiler

Geç Silüriyen ve Erken Devoniyen dönemlerinde damarlı bitkilerin (Tracheophyta) karadaki ani oluşumu ve çeşitlenmesi, aynı Kambriyen Dönemi deniz canlılarının patlaması gibidir.9

g. Karbonifer Dönemi Böcek Patlaması

Karbonifer Dönemi, yaklaşık 354 ile 292 milyon yıl öncesi arasındaki dönemi kapsar. Yaklaşık 318 ile 300 milyon yıl önce dünyanın çoğunlukla geniş bataklık ormanları ile kapalı olduğu bir dönemde, birbirinden farklı birçok kanatlı böcek gruplarının oluşturduğu geniş bir çeşitliliğin -geçmiş (Devoniyen) dönemde hiçbir izi, atası veya geçiş formu bulunmaksızın- fosil kayıtlarında ani olarak belirdiği görünür.10

ğ. Trias Devri Patlaması

Trias Devri, günümüzden yaklaşık 251 milyon yıl önce başlayıp 205 milyon yıl önce sona erdiği kabul edilen jeolojik zaman dilimidir. Bu dönemde birçok yeni canlı takımı ve familyası aniden ortaya çıkmışlardır. Deniz omurgasızları, böcekler; dinozor, kaplumbağa, kertenkele gibi dört üyeliler (tetrapoda)…

Erken Trias Dönemi’nde (251.4 milyon yıl önce) diyebileceğimiz Permiyen-Trias kitlesel (canlı) yok oluşundan sonra 15 farklı sucul sürüngen familyası aniden ortaya çıkmıştır. Büyük yok oluştan kısa bir süre sonra bütün hâlde vücut yapısına sahip canlıların ani bir şekilde hayat sahnesine çıkması, bir takım agnostik (bilinmezci) bilim adamlarının modern evrim teorisinden şüphe etmelerine sebep olmuştur.11

Yine Orta Trias diyebileceğimiz dönemde Sharovipteryx, Mecistotrachelos, Kuehneosauridae, Longisquama, Preondactylus gibi madde âleminde evrilmesi mümkün olmayan, uçan-süzülen sürüngenlerin 230-228 milyon yıl önce aniden ortaya çıktığı görünür.

h. Kretase Dönemi Çiçekli Bitkilerin Patlaması

Kretase, 142 milyon yıl önce başlayıp 65 milyon yıl önce sona erdiği düşünülen jeolojik dönemdir. Bu dönemde günümüz çiçekli bitkilere (angiosperm) ait neredeyse tüm fosillerin aniden ortaya çıktığı ve hızlıca çeşitlendiği anlaşılmıştır. Çiçekli bitkilerin ani belirmesi ve hızlı bir şekilde çeşitlenişi, uzun süreçte kademeli evrimsel değişim düşüncesini öne süren Charles Darwin’i derinden rahatsız etmiştir.12 Nitekim Darwin, çiçekli bitkilerin kısa süredeki ortaya çıkışını “kötü gizem” (abominable mystery) olarak adlandırmıştır. Esasen “abominable” kelimesi, “fena, iğrenç, nefret verici, tiksindirici” gibi anlamlara gelmektedir. Biz Darwin’in ifadesini hafifletici olarak “kötü” tabirini kullandık. Fakat her durumda gerçek olan şudur ki, bu durum Darwin’i çok rahatsız etmiştir.

ı. Modern Plasentalı Memelilerin Radyasyonu

Plasenta, yavrunun anne karnında iken besin alışverişini sağlayan yapıdır. Plasentalı memeliler dendiğinde, yavrunun embriyonik gelişimini, anneye plasentayla bağlı olarak rahimde tamamladığı canlılar akla gelir. İnsan, inek, at, deve, yarasa, fil gibi.

Paleosen Devri, 62 ile 49 milyon yıl öncesi arası dönemde ilk plasentalı memeli takımları -bilinen hiçbir atası olmaksızın- fosil kayıtlarında aniden belirmiştir.13 Fosil bilimciler bu olayı “memeli radyasyonu” olarak isimlendirmişlerdir. Ayı, yarasa, at gibi birbirlerinden tamamen farklı yapıdaki birçok memeli formları bu dönemde aniden ortaya çıkmışlardır.

i. Modern Kuşların Radyasyonu

Birçok memeli takımında olduğu gibi modern kuş türlerinin neredeyse tamamına yakını Paleosen veya Tersiyer dönemlerinde aniden ortaya çıkmıştır. Kuşların bu şekilde belirmesi “Kuş Patlaması”14, “Tersiyer Kuşlarının Büyük Patlaması”15 olarak isimlendirilmiştir.

j. İnsanın Kökeni

Antropolog John Hawks ve arkadaşlarının yaptıkları araştırmalarda, 2 milyon yıl önce insan ırkının birbiri ile bağlantılı yapısal değişikliklerle ani bir şekilde oluştuğu ortaya çıkmış16, bu durum “Yeni Çalışmalar İnsan Evriminin Büyük Patlama Teorisini Gösteriyor!” şeklinde basın açıklaması ile kamuoyuna sunulmuştur.17

Evet, yukarıda kısaca bahsettiğimiz üzere belli jeolojik dönemlerde yapısal olarak birbirinden tamamen farklı birçok tür, ani bir şekilde tarih sahnesine çıkmıştır. Evrim teorisine göre türler ortak bir atadan geliyor, küçük değişimlerin birikmesiyle de türler zamanla başkalaşıyordu. Burada türlerin birbirleri ile bağlantısı ve benzerliği mevzubahistir. Oysa jeolojik devirlerin bize gösterdiği, durumun aslında hiç de iddia edildiği gibi olmadığıdır. Benzerliklere karşın farklılıklar, yavaş yavaş dönüşümlere karşılık ani ortaya çıkışlar… Tüm bunlar Darwin’in ve ortak ata teorisini benimseyen teistik evrimcilerin iddialarını çürütmektedir.

Diğer taraftan evrim teorisinin canlıların oluşma silsilesine yönelik öne sürdüğü iddiaları, fosil kayıtlarının ortaya koyduğu resimle çelişir. Evrim teorisine göre yeni hayvan formları ortak atadan ilk oluşmaya başladıklarında birbirlerine benzer olmalı; büyük çaplı değişimler, küçük değişimlerin birikmesi sonucu çok sonraları ortaya çıkmalıydı. Darwin, Türlerin Kökeni isimli kitabında evrim ağacını izah ederken şube (filum), sınıf, takım gibi üst seviye canlı gruplarının, cins, tür gibi alt seviye canlı gruplarından birçok küçük değişimlerin birikmesi ile oluşması gerektiğini belirtir.18 Fakat fosil kayıtlarına baktığımızda evrimcilerin bu öngörüsünün gerçeklerle uyuşmadığını görürüz. Zira türlerin nihai olarak daha fazla familya, takım, sınıf ve şubeleri oluşturması gerekirken fosiller, farklı şubelere ait hayvanların ilk olarak oluştuğunu, daha sonra alt kategorideki hayvanların çeşitlendiğini göstermektedir. Misal, Kambriyen Dönemi’nde birbirinden farklı yapılara sahip birçok hayvan şube ve sınıfları ilk olarak fosil kayıtlarında aniden zuhur etmiş; sonradan farklı takım, familya ve cinslere ait canlılar “Büyük Ordovisyen Biyoçeşitlenme” veya “Memeli Radyasyonu” gibi olaylarda ortaya çıkmışlardır.

Douglas Erwin, James Valentine ve Jack Sepkoski gibi fosil bilimcilerin belirttiği gibi canlılara ait ana şubeler sınıflardan önce, sınıflar takımlardan önce, takımlar familyalardan önce belirmiştir. Yani evrim teorisinin iddia ettiği gibi üst seviye gruplar, daha alt seviyedeki canlı gruplarda hasıl olan değişimlerin birikimi neticesinde meydana gelmemiş; evrimcilerin öngördüğü silsilenin de hakikat ile ilişkisi kurulamamıştır.19

Soru: Fosiller evrim teorisini desteklemiyor olmasına rağmen evrimciler fosiller üzerinden nasıl bir kısım insanları ikna edebiliyor?

Cevap: Evrimcilerin, evrim teorisinin doğru olduğuna dair insanları ikna etme metotlarından biri, paleontolojik bilgileri hayali abartmalarla süsleyip çarpıtmaları, gerçekten meydana gelmiş ve şahit olunmuş bir süreci anlatıyormuş gibi senarize etmeleri ve tüm bunları medyayı yoğun bir şekilde kullanarak toplumlara yaymalarıdır. Ne zaman yeni bir fosil kırıntısı bulunsa bunlar evrimci ön kabullerle yorumlanır, teoriye uygun senaryolar üretilir ve hemen medyada “Şu veya bu türler arasındaki en önemli ara form fosili çıkarıldı! İnsanın atalarına dair en önemli ipucu veya kayıp halkalardan biri bulundu!” şeklinde teori lehine başlıklar yazılır. Tüm bunlar toplumlarda algı oluşturma amacını güder. Yapılan ne bilimdir ne de bilimin bir metodudur. Aksine göz boyamaktır, propagandadır. Delillerle, gözlemlerle ve deneylerle desteklenen bilimsel bir teorinin zaten propagandaya ihtiyacı da yoktur. Fizik, kimya, biyoloji (evrim teorisi müstesna), matematik, tıp ve astronomi gibi bilim dallarının ortaya koydukları teorilerde -eğer ki teorileri varsayımlara dayanıyorsa- bu şekilde algı oluşturucu, süslü ve abartılı söylemler göremeyiz. Gözlem ve deneylerle doğrulanabileceği veya yanlışlanabileceği için böyle bir şeye ihtiyaç duymazlar. Teorilerinde faraziyeler varsa kati bir hakikatmiş gibi sunmazlar. Şahit olunmayan, deneylerle desteklenmeyen, tamamen varsayımlara dayanan hadiseleri mutlak gerçekmiş gibi sunmak sadece evrimci aklın işidir.

4. Biyocoğrafya

Biyocoğrafya kelimesi, bio ve geography kelimelerinin birleşmesiyle oluşmuştur. Fiziki coğrafyanın bir alt dalı olan biyocoğrafya, bitki ve hayvan türlerinin dağılımını ve bu dağılımın nedenlerini zaman ve mekân bağlamında inceleyen bilim dalıdır.

Evrimciler, biyocoğrafyadan elde edilen verilerin ortak ata meselesini teyit ettiğini iddia etseler de işin aslı öyle değildir. Biyocoğrafyanın ortaya koyduğu birçok mesele evrim teorisini zor durumda bırakacak niteliktedir. Bilhassa izole olmuş ada veya kıtalarda, karasal ve tatlı su organizmalarının ortaya çıkması noktasında. Evet, bazı canlı gruplarının şu anki bulunduğu konumlarını düşünürsek, evrimcilerin zaman ve mekânda yeteri kadar geçmişe gidildiğinde canlı organizmaların ortak bir atayla ilişkileneceği varsayımının ne kadar yetersiz ve ihtimal dışı olduğu anlaşılacaktır. Misal olarak Güney Amerika maymunlarını ele alalım. Moleküler ve morfolojik (yapısal) deliller nazara alındığında Amerika kıtasında yaşayan Yeni Dünya maymunlarının (Platyrrhini), Afrikalı Eski Dünya maymunlarının (Catarrhini) soyundan geldiği düşünülmektedir.

Fosil kayıtları Güney Amerika’da yaşayan maymunların 30 milyon yıl öncesine dayandığını göstermektedir. Fakat plaka tektoniği, Afrika ve Güney Amerika’nın yaklaşık 100 ile 120 milyon yıl önce birbirinden ayrıldığını, Güney Amerika’nın yaklaşık 80 milyon ile 3.5 milyon yıl öncesi arasında izole olmuş bir ada olduğunu göstermektedir. Eğer Güney Amerikalı maymunlar, 30 milyon yıl önceki Afrikalı maymunların soyundan geldiyse bu maymunların açık okyanusu aşarak binlerce kilometre uzaklıktaki Güney Amerika’ya nasıl ulaştığının açıklanması gerekir. 20

Aslında bu durum, tek başına ortak ata iddialarını çürütmek için yeter. Normal olarak bilimsel düşünceye sahip bilim insanları, hipotezleri bilimsel verilerle çeliştiğinde argümanlarının doğruluğunu sorgular ve nihayetinde hipotezi terk ederler. Fakat evrimci bilim insanları, evrim teorisinin her koşulda doğruluğuna iman ettikleri için ortak ata hipotezlerini terk etmek yerine teorilerini çürüten bulguları izah etmek için kılıf uydurma yoluna girerler. Güney Amerika maymunları çıkmazı ve evrimcilerin bu duruma yönelik yaptıkları akıl almaz açıklamalar bu türdendir.

Evrimci bilim adamları Güney Amerika maymunları çıkmazını kabul ederler21 ve durumu “rafting hipotezi” ile açıklarlar. Şöyle ki maymunlar, bir zamanlar sadece Afrika’da ön maymunlardan (promisyen) evrimleşmişler ve okyanusu aşarak Güney Amerika’ya yolculuk yapmışlardır.22 Akıldan istifa etmiş bir zihniyetin böylesi bir açıklamasını ciddiye alıp cevap vermekten insan olarak utanıyor olsak da yine de birkaç cümle yazalım.

Güney Amerika’nın Afrika’ya olan uzaklığı yaklaşık 3.000 km ile 10.000 km arasında değişmektedir. Bu durumda, Afrika’da ortaya çıkmış bir maymunun koca Atlas Okyanusu’nu aşarak pusulasız, yer yön bilmeden deniz yolculuğu ile Güney Amerika’ya ulaşmış olması, bu yolculuk süresince (aylarca, yıllarca) açlık ve susuzluğa dayanabilmesi, gemilerin bile battığı şiddetli okyanus koşullarında ölmeden hayatta kalabilmesi gerekiyor. Hem bu yolculuğun tek bir maymunla değil, en az bir dişi bir erkek maymunla yapılmış olması ya da hamile bir maymunun o kadar mesafeyi doğum yapmadan, zarar görmeden tamamlaması gerekiyor. Zira Güney Amerika’da maymun ırkının oluşabilmesi için üremek icap ediyor. Meseleyi detaylı düşündüğümüz zaman belirttiğimiz çıkmazlar daha da çoğaltılabilir. Hipotezin pratikte gerçekleşmesinin ne kadar imkânsız ve çocukların dahi inanmayacağı akıl dışı bir hikâye olduğu aşikârdır. Fakat maalesef, sözde bilimsel yaklaşımda üzerlerine toz kondurmayan körelmiş zihinler bu hikâyeye inanıyorlar. Her ne kadar John G. Fleagle ve Christopher C. Gilbert gibi konu üzerinde fikir yürüten evrimci araştırmacılar rafting hipotezinin mümkün olmadığını itiraf etseler de yine de bu hipotezin Güney Amerika’daki maymunların evrimini açıklamak için en muhtemel, en geçerli senaryo olduğunu savunurlar.23

Peki, niçin evrimci bilim insanları bu saçmalığı, akıl dışı senaryoyu kabul ediyorlar? Çünkü onlara göre evrim teorisi doğrudur ve Güney Amerika’daki maymunlarla Afrika’daki maymunlar arasında bir bağ kurulmak zorundadır. Bilimsel delillerin ve aklın mutlak bir şekilde gözümüzün içine soktuğu “Bu maymunlar Güney Amerika’da ayrı, Afrika’da ayrı, birbirlerinden bağımsız olarak yaratılmışlardır.” hakikatini kabul etmezler.

Mezkûr çıkmazlar sadece maymunlara has bir durum değildir. Güney Amerika’daki kertenkele ve büyük kemirici hayvanların varlığı24; Madagaskar’daki arı, lemur ve diğer memelilerin mevcudiyeti25; farklı farklı adalarda ortaya çıkan fil fosillerinin bulunması26; okyanus (tuzlu su) ile çevrili, izole olmuş ada zincirlerinde tatlı suda yaşayan kurbağaların varlığı27 gibi nice örnekler vardır. Karşılaşılan bu problem 2005 yılında Trends in Ecology and Evolution isimli dergide ele alınarak niçin bazı karada ve suda tatlı sularda yaşayan canlı gruplarının (tuzlu) okyanuslarla birbirinden ayrılmış farklı kara parçalarında vücuda geldiği, niçin kayın bitkilerinin (Nothofagus) aynı zamanda hem Avustralya’da hem Yeni Zelanda’da hem Yeni Gine’de ve Güney Amerika’da bulunduğu hem niçin Fiji adalarında bulunan iguanaların ilişkili olduğu akrabalarının Yeni Dünya’da -Amerika ana karası- var olduğu hususları sorgulanmıştır.28 Yine bazı dinozor türlerinin de Kuzey Amerika’dan Afrika’ya kadar yüzüp orada yer etmiş olabileceği iddiaları…29 Tüm bunların kendi ideolojileri doğrultusunda gerçekleşmesinin imkânsız olduğunu kabul eden evrimciler, yine kendi ideolojilerini rafa kaldırmamak adına -her köşeye sıkıştıklarında sihirli değnek olarak kullandıkları- Darwin’in, yeterli zaman verildiğinde imkânsızların mümkün hâle geleceği safsatasının ardına sığınmaktadırlar.30 Evet, yukarıda bahsedilen meseleler ve bilimin ortaya koyduğu deliller apaçık bir şekilde ortak ata düşüncesini çürütmektedir. Allah’ın, okyanuslarla ayrılmış farklı farklı coğrafyalarda bile aynı cins, tür veya familyalara ait canlıları birbirinden bağımsız yarattığını göstermektedir. Teistik evrimciler de mevcut paradigmanın popülerliği ve baskısı ile akıllarını askıya alarak halen ateist evrimcilerin uydurduğu masalların papağanlığını yapmaktan geri durmamaktadırlar.

5. Ortak Ata ve Embriyoloji

Embriyoloji, cinsel hücrelerin doğum öncesi gelişimini, döllenmeyi, embriyo ve fetüslerin (cenin) gelişimini inceleyen biyolojinin bir dalıdır. Bu alanda evrimciler, birtakım canlıların embriyo gelişim süreçleri ile ortak ata hipotezini ilişkilendirme yoluna giderler. Omurgalı canlılaren bilinenidir.

Evrim teorisi, erken dönemde insan embriyosu ile diğer omurgalı canlılara ait embriyoların birbirine benzediğini, bu benzerliklerin de tüm omurgalıların ortak bir atadan zuhur ettiğine delalet ettiğini iddia eder. Embriyo gelişimi nazara alınarak; bundan, tüm omurgalıların menşeinin tek bir canlıda birleştiği çıkarımının yapılmasına anlam veremesek de “ontojeni, filojeniyi tekrar eder” (ontogeny recapitulates phylogeny) sloganı ile 20. yüzyıl boyunca okullarda yüz milyonlarca öğrenciye “rekapitülasyon teorisi”öğretildi. Alman Biyolog Ernst Haeckel tarafından öne sürülen bu teoriye göre her canlı, yumurtasında veya annesinin rahminde geçirdiği gelişme sırasında (ontojeni), kendi türünün evrimsel tarihini baştan yaşıyordu (filojeni). Misal, evrim teorisine göre insan balıktan evrimleşmiştir. İnsan embriyosu da anne rahminde ilk başta balığa benziyor; müteakip haftalarda semender, sürüngen, memeli gibi safhalardan geçtikten sonra insana evrimleşiyordu.

Konuyla ilgili birçok araştırma yapan biyologlar, erken dönemde de geç dönemde de omurgalı embriyolar arasında dikkate değer farklılıklar bulmuşlardır.31 Fakat evrimciler, teorilerine olan inançları sebebiyle bu açıklarına yeni bir yama yapmak istemişler ve yeni bir hipotezle gelmişlerdir: kum saati modeli. Bu modele göre omurgalı embriyoları birbirlerinden farklı olarak gelişmeye başlıyor, gelişim sürecinde ise filotipik aşama diye adlandırdıkları orta bir devreden geçişte benzerlikler hâsıl oluyor, takip eden safhalarda ise tekrar farklılaşma oluyordu. Filotipik aşamadaki bu benzerlikler de ortak ata hipotezine delil teşkil ediyordu. Embriyoların, tekâmül yolculuğunda uğradığı bir duraktaki benzerlikleriyle, omurgalıların ortak bir atadan geldiğine ikna olmanın anlamsızlığı bir kenara dursun; filotipik aşamadaki embriyoların benzerliği iddiasının da hakikati yansıtmadığını belirtmek lazım.

Biyologlar, iddia edilen filotipik aşamada iken birçok omurgalının embriyo karakteristiği üzerinde kapsamlı araştırmalar yapmışlar, bunların neticesinde embriyoların vücut büyüklüğü, vücut planı, gelişme modeli, gelişme zamanı gibi ana faktörlerde farklılıklar gösterdikleri anlaşılmıştır.32 Benzer şekilde prestijli Proceedings of the Royal Society of London B dergisinde yayımlanan veriler, -filotipik aşama hipotezi ile iddia edilenin aksine- türler arasındaki biçimsel farklılıkların en belirginleştiği dönemin embriyo gelişme sürecinin ortası olduğunu göstermiştir. Bu durum, omurgalı embriyolarında filotipik aşamanın varlığının sorgulanması gerektiğini gösteriyor.33 Evet, araştırmalar evrimin kum saati modelinin gerçekte olanla hiçbir şekilde uzlaşmadığını ispatlamıştır.34

Embriyo üzerine öne sürülen evrimci hipotezleri kısaca tekrar edersek Haeckel’in embriyo çizimleri, bunların “sahtekârlık”sıfatı ile nitelendirilecek kadar hatalı olduğunun bilim dünyasınca anlaşılması; çürütülen bu hipotezin ardından “omurgalı embriyoları, Haeckel’in çizimleri kadar benzer olmasa da gelişim sürecinde ortada bir aşamada (filotipik aşama) birbirlerine benzediklerini tahmin ediyoruz.” diyerek kum saati modeli ile ortak ata hipotezini sürdürebilme çabalarının omurgalı embriyolarında filotipik aşamada da benzerlik tahminlerinin aksine birçok farklılıkların ortaya çıkması…

Önceleri, omurgalı embriyoları arasındaki benzerliklerin ortak ata hipotezine büyük bir delil olduğunu söyleyen Paul Zachary Myers gibi evrimciler, embriyolar arasındaki farklılıklarla karşılaşınca evrim teorisinin aslında benzerliklerin yanında farklılıkları da tahmin edebildiğini söylemeye başladılar.35 Aynı evrim ağacı-ortak ata hipotezinin bilimsel verilerle çürütülmesi sonrasında “aslında yaşamın birden fazla kökeni olabilir”36 kıvırmasında olduğu gibi… İşte evrim teorisi, ne bulursa ona göre teorisini eğip büken, bukalemun misali içine sokulduğu ortama renk uyduran tutarsız fikirler manzumesi olarak karşımızda duruyor.

Dipnotlar

(*Bu makale Günter Bechly, Casey Luskin ve Stephen C. Meyer’in eser ve çalışmalarından faydalanılarak hazırlanmıştır).

[1] Karl R. Popper, Darwinism as an Methaphysical Research Program, s. 145.

[2] Ernst Mayr, What Makes Biology Unique? Considerations on the Autonomy of a Scientific Discipline, Cambridge University Press (2004), s.24-25.

[3] Charles Darwin, On the Origin of Species, Facsmilere print, Cambridge, Mass.: Harvard University Press, 1964, s. 189.

[4] Stephen C. Meyer, Theistic Evolution: The Scientific Critique of Theistic Evolution, (Crossway, 2017), s. 339.

[5] Cleveland P. Hickman vd., Integrated Principles of Zoology, 8. baskı, (St. Louis: Times Mirror/Mosby College Publishing, 1988).

[6] Stephen C. Meyer, Theistic Evolution: The Scientific Critique of Theistic Evolution, (Crossway, 2017), s. 341.

[7] Gareth J. Fraser vd., “The Odontode Explosion: The Origin of Tooth-Like Structures in Vertebrates” Bio essays 32 (2010): s. 808-817.

[8] Stephen C. Meyer, Theistic Evolution: The Scientific Critique of Theistic Evolution, (Crossway, 2017), s. 345.

[9] Richard M. Bateman vd., “Early Evolution of Land Plants: Phylogeny, Physiology, and Ecology of the Primary Terrestrial Radiation” Annual Review of Ecology and Systematics 29 (1998): s. 263-292.

[10] Arthur N. Strahler, Science and Earth History: The Evolution/Creation Controversy (Buffalo, NY: Prometheus, 1999); Conrad C. Labandeira, “The Fossil Record of Insect Extinction: New Approaches and Future Directions” American Entomologist 51 (2005), s. 14-29.

[11] Stephen C. Meyer, Theistic Evolution: The Scientific Critique of Theistic Evolution, (Crossway, 2017), s. 347.

[12] William E. Friedman, “The Meaning of Darwin’s ‘Abominable Mystery’,” American Journal of Botany 96 (2009): s. 5-21.

[13] Maureen A. O’Leary vd., “The Placental Mammal Ancestor and Post-K-Pg Radiation of Placentals”, Science 339 (2013): s. 662-667.

[14] Gavin H. Thomas, “Evolution: An Avian Explosion”, Nature 526 (2015): s. 516-517.

[15] Alan Feduccia, “Big Bang for Tertiary Birds?”, Trends in Ecology and Evolution 18 (2003): s. 172-176.

[16] John Hawks vd., “Population Bottlenecks and Pleistocene Human Evolution”, Molecular Biology and Evolution 17 (2000): s. 2-22.

[17] Diane Swanbrow, “New Study Suggests Big Bang Theory of Human Evolution”, (University of Michigan press release, Ocak 10, 2000).

[18] Charles Darwin, On the Origin of Species, (London: John Murray, 1859), s. 120-125.

[19] Stephen C. Meyer, Theistic Evolution: The Scientific Critique of Theistic Evolution, (Crossway, 2017), s. 352.

[20] Meyer, age. s. 369.

[21] John G. Fleagle ve Christopher C. Gilbert, “The Biogeography of Primate Evolution: The Role Plate Tectocincs, Climate, and Chance” in Primate Biogeography: Progress and Prospects, ed. Shawn M. Lehmanand John G. Fleagle (New York: Springer, 2006), s. 393-394.

[22] Zihlman, Human Evolution Coloring Book, s.4-11.

[23] Fleagle ve Gilbert, “Biogeography of Primate Evolution” s. 394.

[24] John C. Briggs, Global Biogeography (Amsterdam: Elsevier Science, 1995), s. 93.

[25] Susan Fuller, Michael Schwarz ve Simon Tierney, “Phylogenetics of the Allodapine Bee Genus Braunsapis: Historical Biogeography and Long-Range Dispersal Over Water” Journal of Biogegraphy 32 (2005): s. 2135-2144.

[26] Richard John Huggett, Fundamentals of Biogeography, 2. ed. (London: Routledge, 1998), s. 39.

[27] G. John Measey, Miguel Vences, Robert C. Drewes vd. “Fresh water Paths across the Ocean: Molecular Phylogeny of the Frog Ptychadenanewtoni Gives Insights into Amphibian Colonization of Oceanic Islands” Journal of Biogegraphy 34 (2007): s. 7-20.

[28] De Queiroz, “Resurrection of Oceanic Dispersal in Historical Biogeography”

[29] More Just – So Rafting Stories: This Time Dinosaurs, www.evolutionnews.org, erişim: 09 Kasım 2020.

[30] De Queiroz, “Resurrection of Oceanic Dispersal in Historical Biogeography”

 [31] Kalinka vd. “Gene expression divergence recapitulates the developmental hourglass model,” Nature, 468: 811 (Aralık 9, 2010). Ayrıca bk. Brian K. Hall, “Phylotypic stage or phantom: Is there a highly conserved embriyonic stage in vertebrates?” Trends in Ecology and Evolution, 12 (12): 461-463 (Aralık, 1997)

[32] Michael K. Richardson vd., “There is no highly conserved embryonic stage in the vertebrates: implications for current theories of evolution and development”, Anatomy and Embryology, 196:91-106 (1997); Steven Poe ve Marvalee H. Wake, “Quantitative Tests of General Models for the Evolution of Development”, The American Naturalist 164 (Eylül, 2004): 415-422; Michael K. Richardson, “Heterochrony and the Phylotypic Period”, Developmental Biology 172 (1995): 412-421; Olaf R. P. Bininda-Emonds, Jonathan E. Jeffery ve Michael K. Richardson, “Inverting the hourglass: quantitative evidence against the phylotypic stage in vertebrate development”, Proceedings of the Royal Society of London, B, 270 (2003): 341-346.

[33]  Olaf R. P. Bininda-Emonds, Jonathan E. Jeffery ve Michael K. Richardson, “Inverting the hourglass: quantitative evidence against the phylotypic stage in vertebrate development” Proceedings of the Royal Society of London, B, 270:341-346 (2003); Ayrıca bk. Steven Poe ve Marvalee H. Wake, “Quantitative Tests of General Models for the Evolution of Development”, The American Naturalist, 164 (3): 415-422 (Eylül 2004).

[34] Michael K. Richardson vd., “There is no highly conserved embryonic stage in the vertebrates: implications for current theories of evolution and development”, Anatomy and Embryology, 196: 91-106 (1997).

[35] Paul Z. Myers, “Jonathan MacLatchie Collides with Reality Again”

[36] Syvanen, “Evolutionary Implications of Horizontal Gene Transfer”

User Image

fbsarper

Yorum yok

Bir yorum yazın